DİRİLİŞ DİZİSİ SENARİSTLERİNE AÇIK MEKTUP? (STEREOTİP TEHDİDİ - 4)

Abone Ol

“Stereotip Tehdidi” ile ilgili yazdıkça ve konuyu biraz daha araştırınca; bizim başarımızın önünde engellerden birisi olabileceğini fark ettim. Hatta bunun yanında “SahtekârlıkTehdidi”ni de gördüm. İleriki yazılarımda “Sahtekârlık Tehdidi” üzerinde duracağım.

 

Eğer farkında olunursa, “Stereotip” bir tehdit değil, avantaj da olabilir. Biz en az 2000 yıllık geçmişi olan bir milletiz. Elbette ki başarılarımızda olmuş, başarısızlıklarımız da… Eğer başarısızlıklarımızdan ders çıkartıp, başarılarımızın sebeplerini tespit edip uygulayabilirsek; kendimize ait bu yüzyılın “Stereotip”ini oluşturabiliriz.

 

TRT’nin Diriliş dizisi bence güzel bir dizi… Ben çocukluğumdan beri Cüneyt Arkın’ın Malkoçoğlu filmlerini de severim. Dizi ile birlikte geçmişimize ait bir takım olguları tekrar düşünme imkanı buluyorum.

 

TRT’de sayın Pelin Çift’in hazırlayıp sunduğu “Gündem Ötesi” programında “Diriliş” dizi hakkında bir bölüm yapıldı. Programı görünce sonuna kadar programı izledim. Konuşulanları ne yazıkki çok fazla beğenemedim. Her zamanki gibi dizidekilerin ne kadar gerçeği yansıttığı tartışıldı. Bu kapsamda Kayı’lar güneye mi gitti?, Şam’a gittiler mi? Selçuklu Hanedan’ın ile görüştüler mi? Obalarını onlara kim verdi? vs. konuşuldu.

 

Dizide ve programda İbn-ul Arabi’den bahsedilmesi de özellikle ilgimi çekti. Tam bu noktada programın sunucusu sayın Pelin hanım, Süleyman Şah, Ertuğrul Gazi ve İbn-ul Arabi’yi kastederek:

 

  • Bence onlar seçilmiş insanlardı… dedi.

 

Ben bu sözü duyunca televizyona dikkat kesildim ve program konuklarından gelecek cevabı bekledim. Ama hayal kırıklığına uğradım. Çünkü, onlardan beklediğim cevap gelmedi… Onlardan şunları söylemelerini isterdim:

 

  • Onlar seçilmiş insanlar değil, yetişmiş hatta yetiştirilmiş insanlardı.

 

Aslında Pelin Hanım haksız da sayılmaz. Çünkü dizide ya da bize bugüne kadar anlatılan hiçbir şeyde onların eğitildiklerine dair en ufak bir iz yok…

 

Dizide Kayı boyunun en iyi yaptığı iş, ata binmek, kılıç sallamak ve savaşmak. Bir de kadınlar kumaş boyuyor ve kilim vs yapıyorlar…

 

Yine dizide tapınakçılar boyuna bir takım oyunlar planlıyorlar. Adamlarını yetiştirip Selçuklu saraylarına kadar sokuyorlar. Bizim Ertuğrul Gazi’nin görevi de zekasıyla ve bilek gücüyle bu oyunları bozmak… En basit şekli ile senaryo bu… En azından benim gördüğüm bu…

 

Ertuğrul Gazi, kısa bir süre sonra, dünyaya kendini kabul ettirecek bir imparatorluğun temellerini atacak. Bu çok mu kolay? Şans eseri yapılacak bir iş mi? Yoksa çok ciddi bir planlama ve strateji gerektiren bir iş mi? Öyle her önüne gelen yapabilir mi? Ya da Allah’ın seçerek gönderdiği bir “seçilmiş” mi yapar? Yoksa bu kişi bulunduğu topluluk içerisinde yetiştirilir mi?İşte tam bu yetiştirme için zamanında devreye dizideki “İbn-ul Arabi” ya da bazı tarihçilerin ifadesi ile “Ahmet Yesevi” giriyor. Ya da girmesi gerekiyor. Tabiiki yine bir ya da iki değil; beraber oldukları bir topluluk var. Orada müthiş başarılı bir eğitim organizasyonu var. Bunun içerisinde Mevlana’lar, Yunus Emre’ler, Hacı Bektaşi Veli’ler, Şeyh Edebali’ler, Akşemseddin’ler ve diğerleri var.

 

Dünya devleti, ancak ve ancak “Amaca yönelik sistemli bir eğitimle” kurulabilir. Eğer dünya devletini ve onu kuranları görüyor ancak o eğitimi göremiyorsak daha çok olumsuz stereotiplerimizle boğuşur dururuz.

 

 

Dizide İbn-ul Arabi var, bu çok güzel… Ertuğrul Gazi’nin önüne aniden, beklenmedik bir şekilde çıkıyor. Gizemli bir takım şeyler söyleyip, çekip gidiyor. Bunlar da ilgi çekici olabilir. Ancak Ertuğrul Gazi ile görüştükleri yer, dağda dere kenarında bir yer…

 

Peki Diriliş Dizisi senaristlerinden istediğim nedir?

 

Halbuki ben bir izleyici olarak; “eğitim ve strateji oluşturma adına” bu buluşmanın ağırlığını iliklerime kadar hissedebilmeyi isterdim. O sahnelerden sonra “Acaba geleceğin Ertuğrul Gazi’lerini nasıl yetiştirebiliriz?” sorusunun ipuçlarını almayı dilerdim.

 

İbn-ul Arabi bugün bile çok okunan kitapları olan birisidir. Bu kadar güzel ve değerli yazabilen birisi, çok iyi bir okuyucu da olmalıdır. Bu kadar dolu bir insan da mutlaka birilerine ışık olmak ister. Belki bu yüzden Ertuğrul Gazi ile ilgilenir. Ya da zaten Ertuğrul Gazi’ye bu eğitim çocukluğundan beri verilir.

 

Fatih Sultan Mehmet anlatılırken; Manisa’da Şehzadelik döneminde yastığının üzerine İstanbul haritasını çizdiğinden bahsedilir. Yani her gece yatmadan önce İstanbul’u düşünür ve sonunda İstanbul’u fethetmek ona ve arkadaşlarına nasip olur. Bu anlatımdan hemen sonra şu sorulur:

  • Peki sizin yastığınızda ne var? (Burada lütfen “kepek” diye espri yapmayın!)

 

Benim asıl öğrenmek istediğim ise şudur:

 

“Çocuk yaştaki bir şehzadeye bu ruh, bu aşk, bu strateji nasıl verildi? Kim verdi? Herhalde Fatih Sultan Mehmet Allah tarafından bu iş için programlanıp gönderilmedi… Başarıyı görüp, başarıya giden çalışmayı göremezsek, bizim başarılı olmamız da mümkün olamaz. 

 

Bugüne kadar bu ruhu, bu sevdayı ve başarıya götüren yolları içeren dizi ve filmleri ne yazıkki göremedik. Bu da bir senaristin yastığının üzerine “Bunu nasıl yaparım?”ı koyması ile doğrudan ilgilidir. Eğer emek harcarlarsa çok etkili senaryoların yazılabileceğine inanıyorum.

 

Yazarlarımıza çok da haksızlık Yapmak istemem. Aslında ben bu anlattıklarımı sayın İskender Pala’nın “OD” isimli romanında okudum ve hissettim. Roman’da Yunus Emre’nin nasıl, Hacı Bektaş-ı Veli’ye obası için buğday istemeye giden garip bir köylü iken “Yunus Emre” olduğunu görebiliyorsunuz. Roman Yunus Emre’nin nasıl eğitimlerden geçtiğini, hatta obasını, ailesini öldüren milletten bir kişi ile aynı odayı paylaşarak eğitim aldığını; ancak bunlardan sonra kırk yaşında eğitimini tamamladığını gözler önüne seriyor. Bence bu bakış açısı bizi de Yunus Emre, Ertuğrul Gazi, Osman Gazi olmaya zorlar ve olabileceğimize inandırır.

 

Daha önceki yapılan tarihi diziler ve filmlerde, liderlerimizin daha çok kadınlarımızla olan ilişkileri çokça ön plana çıkınca, beni ve benim gibi düşünenleri rahatsız etti. Günlerce bu konuları tartıştık. Sonunda filmin yapımcıları:

  • Biz tarih belgeseli değil, bir dizi yapıyoruz. Dolayısıyla her şeyin doğru olması da gerekmez, bazı kurguların da olması gerekiyor. Gerçeğini tarih kitaplarından okuyun (bence okumayacağımızı onlar da biliyorlar).Dediler.

 

Biz de:

  • Tamam o zaman öyle yaparız dedik (Yaptık mı? Zannetmiyorum…)

 

Bu defa Diriliş dizisi yapımcılarından şunu bekliyorum:

 

Öyle bir dizi olsun ki, izleyenler sonunda:

  • Selçuklu, Osmanlı’da ne kadar müthiş bir planlama ve strateji varmış (ki bence var). Geleceğin liderleri, kanaat önderleri en zor şartlarda yetiştirilmiş. Ancak, böyle bir eğitim sistemi iledehalar yetiştirilir ve başarılı olunur. Biz de böyle yaparsak, daha önce defalarca yaptığımız gibi “Dünya devleti” oluruz. Desinler.

 

Sonunda bu defa birileri hoplasın ve

  • Hadi canım siz de böyle dehalar ne gezer… sizde böyle bir eğitim sistemi yok. Çadırda böyle eğitim mi olur? Desinler…

 

Biz de onlara :

  • Biz tarih belgeseli değil, bir dizi yapıyoruz. Dolayısıyla sizin de bildiğiniz gibi her şeyin doğru olması da gerekmez, bazı kurgular da olabilir.Diyelim.

 

Ancak bir farkla “Bizimkiler tamamen doğru…”

 

Nasıl bir eğitim aldı isem Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözünü ancak 41 yaşımda, tesadüfen ve geçe hafta öğrendim. Halbuki bence “yat yat uyu”dan önce bu söz öğretilmeliydi.

 

Gazi Mustafa Kemal Atatürk: “Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini eğer kitaplara vermeseydim; bugün yapabildiğim işlerin hiçbirini yapamazdım”

 

Dostlukla…

01.04.2015

hayri.un@gmail.com