☰
✕

EN YAKINIMIZDAKİLER BİZİ ALDATIYOR!

Abone Ol

 

 

Geçen yazımda, çoğu işimizi bir amaç belirlemeden yaptığımız üzerinde durmuştum. Bu yüzden de çok defa birilerinin amaçlarının arkasına takılıp gidiyoruz.

 

On, yirmi hatta elli yıllık stratejilerimizin olmadığından yakınıyoruz. Malta kuşatması sırasında Fatih Sultan Mehmet, içeride ne olup bittiğini en ince ayrıntısına kadar biliyormuş. Maltalılar bunun nasıl olduğunu aylarca anlayamamışlar. Fatih Sultan Mehmet’in bu konuda yaptığı çok basit, ince düşünülmüş ama bir o kadar da etkili bir uygulama idi. Sultan, Malta’ya yıllar öncesinden bir Yahudi Hekim göndermiş ve kuşatma sırasında ondan bilgi almaya sürekli devam etmişti. İşte strateji denilen olgu böyle bir şey…

 

Aslında geçmişimizde bunun örnekleri fazlasıyla var.  Bunun yanında son yıllar itibarıyla hasret kaldığımız bir özellik. Yani, biz günlük yaşıyoruz. Oysa bir amacımız yani “Neden”imiz olsa ve hayatımızı bu neden etrafında örgülense, hem insanlar bize inanacaklar ve bizi kabul edecekler hem de başarılı olacağız.

 

Bunları okuyunca; “bizim arkamızdan gelen birçok kişi var” diyenler olabilir. İnsanların sayısı bizi aldatmasın! Çünkü bir söz söylediğimizde veya bir iş yaptığımızda etrafımızda üç grup insan vardır:

 

Bir, bize kesinlikle inanan ve ne dersek hemen kabul eden,

İki, ne söylesek, nasıl söylesek kesinlikle reddeden,

Üç, bizi izleyen ve nedenlerimizi irdeledikten sonra kabul ya da reddeden.

 

Bunların oranları değişebilir. Ancak bence bu oranları yaklaşık olarak bir ve ikinci grup için yüzde on, üçüncü grup için yüzde 80 kabul edebiliriz.

 

Biz genelde Yüzde 10’luk oranlara göre kendimize yön veririz. Deriz ki; “Bak benim söylediklerimi ne kadar çok kabul eden var, hatta beni benden daha fazla savunuyorlar”.

 

Bir de bizi hemen reddeden ve hatta hakarete varacak şekilde tepki gösteren diğer grup vardır. Özellikle son zamanlarda “Sosyal Medya” bu iki grubu daha net görmemizi sağladı. Onların tepkilerini çok fazla dikkate almayız. Hatta onlar beğenmeyince doğru iş yaptığımıza inanırız.

 

Bunların dışında tepkisini göstermeyen sadece izleyen “Büyük Çoğunluk” vardır. Onlar ancak size ve “Nedenlerinize” inanırlarsa arkanızdan gelirler.

 

Pazarlanacak bir ürün için de bu oranlar yaklaşık olarak geçerlidir. Bu noktada yapılması gereken nedenlerimize odaklanıp, nedenlerimizi o “Sessiz ama Büyük Çoğunluğa” anlatabilmemizdir. Bu kişi,rızıklarını alnının teri ile kazanan köydeki çoban da olabilir, Şehirdeki bir ayakkabı boyacısı da olabilir. Lüks toplantı salonlarımızda onları ve fikirlerini göremeyiz.

 

En yakınımızda bulunan kişilerin fikirleri ve özellikle sayıları aslında bizi aldatıyor. Türkiye geneli için düşünsek; Türkiye’nin yüzde onu yaklaşık 7 milyon kişi yapar. Denizli’de bile bu sayı yaklaşık yüz bin kişileri bulur. İşte biz bir miting yaptık, o mitinge 50 bin kişi katıldı. Peki size koşulsuz inanan geri kalan 50 bin nerede? Aslında şunu da sormak lazım:“Diğer 600 bin kişi nerede?” Bunları sorgulamadan yolunuza devam ederseniz, çok da fazla ileriye gidemezsiniz. Hatta sizinle görünen 50 bin kişiyi memnun etmeye çalışırsanız 600 bin kişiyi de kaybedebilirsiniz. Son yıllarda yapılan mitingleri bu kapsamda düşünebilirsiniz. Yapılan onca mitinglerin neyi değiştirdiğini bir düşünün!

 

Bir de bizde; bizi kesinlikle kabul etmeyen,diğer yüzde onu memnun etme yarışı vardır. Onlar zaten siz ne yaparsanız yapın, sizin arkanızdan gelmeyecektir. Bazen de onları memnun edeceğiz diye yüzde seksen içerisinde olan, size inanmış ve arkamızdan gelen kişiler;sırf seslerini çıkarmadıkları için onları görmezden geliriz ve onları da zaman içerisinde kaybederiz.

 

2011 yılında Kütahya’nın Karaköy Beldesine ilköğretim binasının depremsellik incelemesi için gitmiştik. Çok güzel bir belde. Yolun kenarından küçük ve temiz bir dere akıyor. Dere kenarındaki evlere dere üzerindeki her eve ait bir köprüden yürüyerek giriyorsunuz. Her taraf yeşillikler içerisinde… Bu beldenin o gün için bir başka özelliği de vardı. Belediye başkanı, Kütahya’nın nadir CHP’li belediye başkanlarından idi. Onunla sıcak bir ortamda sohbet etme imkânımız oldu. Sohbet ettiğimiz tarih, bir genel seçim sonrasıydı. Başkan da seçim sonuçlarından memnun değildi.

 

Ona: “Siz bir şeyi yanlış yapıyorsunuz, size oy vermeyenleri çok aşağılayanlarınız var” dedim.

O da: “Ama onlar da bizi aşağılıyor ve bize hakaret ediyorlar” dedi.

 

Sohbetin devamını ve konumuzla ilgisini gelecek yazımda yazacağım.

 

Dostlukla…