KAMUDA (KURUMLARDA) VERİMSİZLİK -2

Abone Ol

Benim verimsizlikten kastım dış etkilerden çok iç etkilerle yani kendimizden kaynaklanan yapma potansiyelimiz varken yapmadıklarımızdır. Çoğu zaman da olan bitenden haberimiz de yoktur.

 

“Liderliğin beş düzeyi” isimli yazılarımda John Maxwell’e göre liderliğin en alt seviyenin “Makam” olduğunu yazmıştım. Aynı yazımda birçoğumuzun bu seviyenin üstüne çıkamadığından da bahsetmiştim.

 

En alt seviye bize o güne kadarki diplomalarımız, az ya da çok bilgilerimiz için verilir. Şunu da bilmesiniz ki bu makam size telif edilmeden önce birkaç kişiye daha teklif edilmiştir. Teklif edilenler kabul etmedikleri ve sizden daha iyisini bulamadıkları için size verilmiştir. En azından benimkiler böyle oldu. Bana bir makam teklif ettiklerinde benden önce en az üç kişiye daha teklif etmişlerdi.

 

Öyle ya da böyle o makam size verilmiştir. Asıl gelişim, verimlilik ya da verimsizlik bundan sonra başlıyor daha doğrusu başlamalı. Ancak ülkemizde makam verilenlerin büyük çoğunluğundaki düşünce yapısı şudur:

 

“Ben bu makamı aldıysam, burayı hak etmişimdir. Buraya layık olmasaydım, beni buraya getirmezlerdi. Ben bu işi benden öncekilerden çok daha iyi yaparım.”

 

Kişi bu düşüncelerle işe gidip gelirken; beraberindekiler de ilk günden itibaren:

 

“Müdürüm, Başkanım sizin özgeçmişinize baktık, tam bu işe göresiniz, sizinle burası başarılı olur, geçen konuşmanız çok iyiydi, filan çalışanahakettiği lafı söylediniz, bunlara yeterince sert olmazsanız tepenize çıkarlar, bu arada kahvenizi nasıl alırsınız?” derler.

 

İleriki günlerde yöneticinin fikri, ekipten hiç kimse tarafından kabul edilmese bile mutlaka bir kişi çıkar:

 

“Müdürüm, Başkanım, bu fikir hakikaten çok güzel, bu bizim aklımıza gelmedi, Neden biz sizin gibi düşünemiyoruz? Sizin mesleğiniz ile ilgili de değil ama bizim mühendislerden bile daha iyi düşündünüz” der.

 

Bu ortamdaki yönetici de nasıl olsa hep benim dediğim oluyor. Bundan sonra ekibe danışmama gerek yok der ve bir daha kimseye bir şey sormaz. Tüm kararları kendisi alır.

 

Böyle bir işyerinde herşey yöneticinin kapasitesi ile sınırlıdır. O iyiyse, iyi günündeyse işler iyidir. Yoksa işler kötüdür ve gün geçtikçe kötüye gider. Türkiye’de başarının ve kurumların itibarının kişilere bağlı olmasının belki de en önemli sebebi budur. Yönetici gittiğinde tüm çalışma ve işyeri “dan” diye göçer. Siyasi partilerin liderleri gittiğinde parti de biter. Geride kalanlar en yapacaklarını bilemezler, çünkü tüm çalışanlar sadece işlerini yapmışlardır. Tüm kararları başarılı yönetici almış, direktifleri o vermiştir, mücadeleyi hatta kavgayı bile yönetici yapmıştır. Çalışanların olup bitenden en ufak bir haberleri yoktur. Şirket ise bu şirket birkaç yıl içerisinde kaybolur gider. 

 

Bu ortamda iş üretilir mi? Evet üretilir. Özellikle yöneticinin, liderlik vasıfları güçlü ise, çalışanları çok iyi yönlendirebiliyor ve herkese iş verebiliyorsa üretim olur. Hatta kurum ya da şirket başarılı da olur. Kurumda yöneticinin sınırları kadar üretim olur. Tüm ekibin üretimin içinde olduğu bir kurum kadar üretim olamaz. Bu fark bazen on kata kadar ulaşabilir. Ancak başarılı bir yönetici ya da liderle üretilenler bizi çoğu kez aldatır.

 

Peki bu şekilde üretilenlere bakıp bu kurum verimlidir diyebilir miyiz? Yoksa üretilebileceklerin yanında bu verimsizlik midir?

 

Bana göre sadece bu fark bile verimsizlik için yeterli bir gerekçedir. Bunun yanında yöneticinin en alt düzey olan “makam” düzeyinde olduğu ortamda yönetilen bir kurumda çok daha kötü bir verimsizlik sebebi vardır. Bu sebebin bu ortamın içindekiler tarafından görülmesi de mümkün değildir. Dilerseniz biraz bundan bahsedelim.

 

Devam edecek…

 

Dostlukla

 

27.01.2016

hayri.un@gmail.com