Tahir AYGÜN
Geçenlerde bir yazı karalamıştım; şu "cahil olmak" ile "nankör olmak" arasındaki o ince ama derin çizgiden bahsetmiştim hani... Hatırlarsınız; cehalet dediğin şey bilgiyle, okumakla, biraz merakla hallolur. Ama nankörlük öyle mi? O tam bir karakter meselesi, toplumu içten içe çürüten bir dert. Bugün bu iki kavramı, şu geride bıraktığımız 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’nün ardından yaşadığımız o tuhaf gerçekle, yani yerel basının bitmek bilmeyen kaderiyle birleştirelim istedim.
10 Ocak günü telefonlar susmak bilmedi, mesaj kutuları taştı... Siyasilerden tutun, iş dünyasına kadar kim varsa hep aynı nakarat: “Yerel basın demokrasinin kalbidir, vazgeçilmezimizdir, desteklenmelidir!” Cümleler şık, mesajlar pırıl pırıl. Ama ne hikmetse bu "kutlama fırtınası" dindiği an, biz yine o bildik yalnızlığımızla baş başa kalıyoruz. İşte tam o noktada, nankörlük ve cehalet el ele verip sahneye çıkıyor.
SOSYAL MEDYANIN KİRLİ TEZGAHINA FEDA EDİLEN EMEKLER
Şu anki tabloya bir bakın; toplumun bir kesimi, yerel basının binbir zahmetle hazırladığı gerçek haberleri, sosyal medyanın o karanlık, şantaj kokan, yapay zekayla uydurulmuş yalanlarına kurban ediyor. Bir tarafta kimliği belli, bu şehir için dertlenen, sorumluluk alan bir yerel basın var; diğer tarafta ise üç-beş takipçi için "itibar tetikçiliği" yapan, yüzü maskeli anonim hesaplar...
Şimdi eğri oturalım doğru konuşalım; insan eğer kendisine doğruyu söyleyen gazetecisini desteklemek yerine, o karanlık odakların sahte parıltısına inanıyorsa burada ciddi bir cehalet vardır. Ama o gazetecinin emeğini sadece Ocak’tan Ocak’a hatırlayıp, yılın kalan 364 günü onu görmezden geliyorsa... İşte bunun adı düpedüz nankörlüktür.
BİR ŞEHİR NE ZAMAN "GETTO" OLUR?
Yurt dışında okumuş bir arkadaşımla geçenlerde bir tartışma yaşadık. Bana ısrarla Denizli Karşıyaka için "getto" deyip durdu. Aslında "getto" benim lügatimde olan bir kelime değil ama arkadaşımın bu ısrarlı benzetmesi üzerine biraz düşündüm. Bir şehir ne zaman "gettoya" dönüşür biliyor musunuz? Eğer o şehirde basın susarsa, denetim biterse ve kimse kimsenin hakkını arayamaz hale gelirse, işte o zaman modern görünen o binaların arası birer gettodan farksız kalır.
Yerel basın bu şehrin aynasıdır kardeşim, nefesidir. O aynayı bir kez kırarsanız, herkes kendi karanlığında boğulur. Dün Denizli’nin hakkını savunan bizdik. Bugün Acil Durum Hastanesi’ndeki o "su akıyor-akmıyor" tartışmasını sorgulayan, yarın Servergazi’deki o parselin hesabını soracak olan yine biziz. Peki, bu şehir bizi nereye koyuyor? O süslü kutlama mesajlarının içine mi, yoksa gerçek bir dayanışmanın yanına mı?
UZUN LAFIN KISASI...
Cahil olmak bir eksikliktir, bir şekilde öğrenirsin. Ama nankörlük... Size iyilik edeni, sizin için nöbet tutanı görmezden gelmektir o. Yerel basını itibarsızlaştıran o yapay zeka yalanlarına, sosyal medya tezgahlarına kananlar aslında kendi geleceklerini ateşe atıyorlar.
Şimdi kendimize soralım: Hangisi daha büyük sorun? Doğruyu bilmemek mi, yoksa doğruyu söyleyenin emeğini bile isteye çiğnemek mi?
Cevabı telefonunuzdaki o "parlak" kutlama mesajlarında aramayın; yerel basına verdiğiniz gerçek değerde arayın.






