Aidiyetin Bedeli: Denizli, İş Dünyasının ‘Rüzgârına’ Neden Kapılıyor?

Bu yolculuğun en önemli durağı ise *kendine ait olmaktır.* Başkalarının beklentilerine, toplumsal dayatmalara veya geçici heveslere göre şekillenmek yerine, kendi özüne, yeteneklerine ve değerlerine sadık kalmak... Kendi hatalarınla, başarılarınla ve çelişkilerinle barışıp, *"Ben buyum ve kendime aitim,"* diyebilmek.

Bu özgüven ve sağlam duruş, ona dış dünyadaki her şeye daha güçlü bir şekilde sahip çıkma yeteneği verir. Unutmayın; kırılgan bir temelin üzerine ne inşa ederseniz edin, bir rüzgârla yıkılmaya mahkûmdur. Aidiyet ise o sağlam temeldir.

Peki, bu felsefe sadece birey için mi geçerli? Ya da bir kent, bir sektör, bir siyaset kurumu... Kendi özüne, ruhuna ve ilkelerine ne kadar aittir? Denizli’nin son günlerdeki manzarası, bu aidiyetin büyük bir sınavdan geçtiğini gösteriyor.

DOST MECLİSİNDE BİR NEFES: KENDİMİZE AİT OLMAK NE DEMEK?

Bakın dostlar, aslında bu 'kendine ait olma' meselesi o kadar da ağır bir felsefe değil. Sabah kalktığında aynaya baktığında, o gece yastığa başını koyduğunda vicdanın rahatsa, başardın demektir. Ben Tahir Aygün olarak, ne zaman bir dost meclisinde oturup da *"İyi ki Denizliliyim, iyi ki bu şehirde direniyorum"* desem, içimdeki o aidiyet duygusu kabarır. Dışarıdaki fırtına ne kadar sert eserse essin, elimizdeki bir bardak çay ve yanımızdaki iki çift laf, bize ait olan o ruhu asla elimizden alamaz. Kendi hatalarımızla, bazen yanlış kararlarımızla barışık yaşamak, başkasının gözünden değil, kendi değerimizden bakmak... İşte o zaman, ne Mısır’a kaçan fabrikaların gidişi, ne de siyasetteki koltuk çekişmeleri bizi yorabilir. Bizi ayakta tutan şey, özümüzdür.

MISIR’A KAÇAN ‘DEVLER’ VE BIRAKILAN BOŞLUK

Bir süredir tekstil sektöründeki daralma ve yüksek maliyetler konuşuluyor. Ancak son gelen duyumlar, bu daralmanın bir fısıltıdan öte, büyük bir göçe dönüştüğüne işaret ediyor. Ahmet Yavuz Çehre’nin Mısır’da yeni bir fabrika kurma kararı alması, Gamateks’in oradaki tesisini iki katına çıkarma hamlesi ve Baltalı Grup’un bir inşaat firmasını Mısır’daki yatırım projesi için davet etmesi...

Bu devler, yani kentimizin ekonomik omurgasını oluşturan markalar, neden Denizli’yi bırakıp gidiyor? Geçici hevesler ve anlık kârlılık beklentileri mi, yoksa memleketin koşullarının artık kendi özlerine (sürdürülebilir üretim hedeflerine) sadık kalmalarına izin vermemesi mi?

Eğer hayatta kalıcı ve anlamlı bir şeye sahip olmak istiyorsanız, önce onun ruhuna, özüne ve sorumluluğuna derinlemesine ait olmayı öğrenmelisiniz. Bu büyük markalar, kârlılığın peşine düşerken, yıllardır üzerinde yükseldikleri topraklara olan *aidiyetlerinin bedelini* mi ödüyorlar?

Öte yandan, Bulsan Boyahanesi kapandı. Serkan Kızılöz, sektörden çıkma kararı aldıklarını ve fabrikayı satacaklarını açıkladı. Bu çekilmeler, bir tür *kabullenişin* ve kendi gerçeğiyle barışıp *"Ben buyum, sektörde kalmak için özümden vazgeçmeyeceğim"* demenin de yansıması olabilir. Herkesin Mısır’a koştuğu yerde, çekilme kararı almak bile bir tür özgüvendir. Ayrıntılı röportajı Çin ziyareti sonrası merakla bekleyeceğiz.

2006'DAN BERİ SÜREN ÇİLE: KESİN BİR FENERBAHÇELİ VAR!

Tüm bu ekonomik ve siyasi gelgitler yetmezmiş gibi, Türk Hava Yolları (THY) ne yazık ki Denizli’yi cezalandırmaya devam ediyor. Kış tarifesi açıklandı; İstanbul – Denizli uçuşu sadece öğlen saatine konmuş. İş dünyası ve dış hat bağlantıları için hayati önem taşıyan sabah erken gidiş ve akşam geç saatte dönüş seferi yok!

Bu, Denizli adına tam bir eziyet ve benim şahsi fikrimdir ki, bu işte bir bit yeniği var!

Şaka bir yana, 2006'daki o meşhur *Denizli-Fenerbahçe* maçı sonrasında (şampiyonluğun düğümü burada çözülmüştü), Denizli’nin futbolda cezalandırıldığı gibi, o yıldan bu yana THY ile ilişkilerimiz bir türlü dikiş tutmadı. Kesin, bu kararları veren merciler arasında *acayip fanatik bir Fenerbahçeli* var! Sürekli Denizli’nin ayarlarıyla oynuyor.

Ama unutulmamalı ki, Denizli bir *ihracat kenti*dir. Sadece futbolda değil, ticarette de dişi göstermesini bilir. Bu eziyet bittiğinde, iş dünyamız THY'ye de haddini bildirecek güce sahiptir.

AİDİYET GEL-GİTLERİ: SİYASETTEKİ ÇEKİŞME VE KAMPÜSÜN ANLAMLI STANTI

Siyaset arenasında ise aidiyet, sürekli bir gelgit yaşıyor. Zafer Partisi Genel Başkanı’nın Denizli ziyaretinin ardından teşkilat içinde boy gösteren iç çekişme, partiye gönül verenlerin *kurumsal aidiyetinin* ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi.

Anahtar Parti’de Hakan Saruhan’ın yeni yönetimini oluşturması, yeni bir aidiyet inşa etme çabasıdır. Ancak asıl anlamlı aidiyet örneği, İYİ Parti Gençlik Kolları’ndan geldi. Kampüs bölgesinde kurdukları stantta, vatandaşın sokak hayvanları için *"Bir Kap, Bir Mama"* sloganıyla farkındalık yaratmaya çalıştılar.

Gerçek aidiyet nerede? Siyasetin koltuk kavgasında mı, yoksa gençlerin sokak hayvanlarına sahip çıkarak *toplumsal sorumluluğa derinlemesine ait olma* çabasında mı? Cevap ortada: Topluma ait olmanın en asil yolu, en zayıf olanlara bile sahip çıkmaktır.

KAYBETTİĞİMİZ VEFA VE KURUMSAL BELLEK

Son olarak, Kayak Merkezi meselesinde Denizli Belediye Başkanı Nuri Çavuşoğlu’nun mücadeleyi kazanması ve bakanlığın süreyi uzatma kararı alması, kurumun kendi vizyonuna *sıkı sıkıya sahip çıkmasının* ve mücadelenin sonucudur. Tebrikler.

Fakat Denizli Belediyesi’nin 149. kuruluş yıldönümü etkinliklerinde yaşanan bir "sessizlik" dikkat çekiciydi: Önceki dönem Başkanlardan Nihat Zeybekci ve Osman Zolan etkinliğe katılmadı. Davet mi edilmediler, yoksa kendileri mi katılmadı, bilinmiyor. Ancak bu durum, eski ve yeni arasındaki vefa ve aidiyet bağlarının ne kadar zayıfladığını gösteriyor. Kurumsal bellek ve siyasi nezaket, aidiyetin en önemli direkleridir. O direkler zayıfladığında, kentin ruhu da yara alır.

SONUÇ

Fabrikalar Mısır’a, siyasetçiler kendi iç çekişmelerine dönerken, THY bizi adeta "ceza" uçuşlarına mahkûm ederken; Denizli'nin sağlam kalması, bireylerinin, kurumlarının ve iş insanlarının *önce bu kente ait olabilme cesaretine* bağlıdır.

Unutmayalım; *Sahip olmak (fabrika, makam, başarı) bir sonuçtur, ait olmak ise o sonucun en asil sebebidir.* Eğer bu kente ait olmayı başaramazsak, üzerimize esen ilk rüzgârla yıkılmaya mahkûmuz.

*Tahir Aygün*