Yeni bir yıl yaklaşırken beslenme dünyasında neredeyse refleks hâline gelmiş bir telaş başlar. Sosyal medya platformları, televizyon programları ve internet siteleri “arınma”, “temizlenme” ve “hızlı kilo verme” vaatleriyle dolup taşar. Detoks kürleri, tek besinli diyetler, mucize karışımlar ve birkaç günde bambaşka bir bedene kavuşma iddiaları, yeni yılın umut duygusuyla birleşerek güçlü bir çekim alanı yaratır.

Ancak bu noktada durup şu soruyu sormak gerekir: Bu diyetler gerçekten sağlığa mı hizmet ediyor, yoksa yeni yıl psikolojisini fırsata çeviren bir pazarlama döngüsünün parçası mı?

Bilimsel açıdan bakıldığında insan bedeni, ani ve sert müdahalelere karşı oldukça temkinlidir. Metabolizma, kısa süreli kısıtlamaları bir tehdit olarak algılar ve kendini korumaya alır. Çok düşük kalorili ya da tek tip beslenmeye dayalı diyetlerde ilk günlerde görülen kilo kaybının büyük bölümü yağ dokusundan değil; su ve glikojen kaybından kaynaklanır. Bu durum, geçici bir “başarı” hissi yaratsa da uzun vadede sürdürülemez bir tabloya dönüşür.

Detoks uygulamaları bu konunun en çok tartışılan başlıklarından biridir. Sağlıklı bir bireyin vücudu, toksinlerden arınmak için dışarıdan özel karışımlara ihtiyaç duymaz. Karaciğer, böbrekler, bağırsaklar ve akciğerler; detoksifikasyon görevini zaten kesintisiz biçimde yürütür. Bilimsel literatürde, birkaç gün süren sıvı ağırlıklı kürlerin bu fizyolojik sistemi kalıcı olarak iyileştirdiğine dair güçlü kanıtlar bulunmamaktadır. Buna rağmen detoks kavramı, “yeniden başlama” hissini beslediği için her yeni yılda yeniden gündeme gelir.

Hızlı kilo kaybı vadeden diyetlerin bir diğer sorunu da metabolik adaptasyondur. Vücut, uzun süreli açlık ya da aşırı kısıtlamaya maruz kaldığında enerji harcamasını düşürür. Bu durum, diyet bırakıldığında kilonun hızla geri gelmesine ve çoğu zaman başlangıç noktasının da üzerine çıkılmasına neden olur. Toplumda sıkça dile getirilen “verdiğim kiloları geri aldım” deneyimi, bireysel başarısızlıktan çok, yanlış yöntemlerin sonucudur.

Yeni yıl diyetlerinin etkisi yalnızca fiziksel değildir; psikolojik boyutu da göz ardı edilemez. Besinleri “yasaklı” ve “serbest” olarak ayıran katı yaklaşımlar, bireylerde suçluluk duygusunu artırır. Yeme davranışı, bedeni besleyen doğal bir süreç olmaktan çıkar; kontrol edilmesi gereken bir problem hâline gelir. Bu bakış açısı, özellikle duygusal yeme ve yeme ataklarını tetikleyen önemli bir risk faktörüdür.

Beslenme biliminin bugün geldiği nokta ise çok daha nettir: Sağlık, kısa süreli çözümlerle değil; sürdürülebilir alışkanlıklarla inşa edilir. Yeterli ve dengeli öğünler, posa açısından zengin bir beslenme düzeni, kaliteli protein alımı, sağlıklı yağlar ve bireyin yaşam tarzına uyumlu bir plan… Bunlar manşet olmaz, hızlı sonuç vaat etmez; ancak metabolizma üzerinde gerçek ve kalıcı etkiyi yaratan unsurlardır.

Yeni yıl, bedeni cezalandırmak için değil; onu anlamak için bir fırsat olabilir. Takvim değiştiğinde vücut sıfırlanmaz; fakat bakış açısı değişebilir. “Bu diyet kaç kilo verdirir?” sorusu yerine, “Bu beslenme biçimi beni ne kadar süre sağlıklı tutar?” sorusunu sormak, belki de en gerçekçi başlangıçtır.

Al Sancağın Gölgesinde Kenetlenmek! Denizli’den Nusaybin’e Bir Vefa Dersi
Al Sancağın Gölgesinde Kenetlenmek! Denizli’den Nusaybin’e Bir Vefa Dersi
İçeriği Görüntüle

Beslenme bilimi bize şunu öğretir:

Vücut kısıtlamayla değil, dengeyle çalışır.

Hızlı çözümlerle değil, süreklilikle iyileşir.

Yeni yıl diyetleri gelip geçer. Kalıcı olan ise bilgiyle kurulan beslenme ilişkisidir. Gerçek değişim, birkaç haftalık listelerde değil; uzun vadeli farkındalıkta başlar.