Bu başlığı gören birisi, belki sırf bu başlık için yazının gerisini okuyacak, ya da hiç okumadan bile beğenecek. Bunların yanında sırf bu başlık yüzünden yazının gerisini okumayanlar olacaktır. Hatta “O da yalakalığa başladı, Ben zaten biliyordum, zaten başka türlü de olamazdı, acaba amacı ne?,” diyenler de olacaktır. Başlığın neden “Cumhurbaşkanımı seviyorum” olduğunu ileriki satırlarda anlatmaya çalışacağım.
Ben kimim ki?, Cumhurbaşkanına sevgilerimi sunabileyim. Benim söylememin bir anlamı olur mu? Ben kim oluyorum ki?, gazetede yazı yazayım?
En yalın hali ile ben, “Çukurköy’den Katrancının Emin’in oğlu Hayri”yim. Size kendimle ilgili birden fazla kimlik sayabilirim. Ancak bunların içinde hiçbir zaman kaybolmayacak olan kimliğim bu. Diğer makamlarve ünvanların hepsi zaman içerisinde kazanılır ya da kaybedilir. Bu ülkede bir savcının üniversite mezuniyeti yok sayıldı ve avukat ünvanını bile kullanamaz kararı verildi. Bir de bu kimliğime ek bu toprakların bir vatandaşı olma kimliğim var. Aslında sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmam bile benim yazı yazmam, düşüncelerimi söylemem için yeterlidir. Hele bu ülke benim için ilkokuldan başlayarak, doktora eğitimime kadar hoca, sınıf, laboratuar hazırladı ve yaklaşık 300.000 TL harcadı ise; bu ülke için elimden geleni yapmam gerektiğine inanıyorum. Rahmetli Barış Manço da “Ben bu ülkenin nüfus kâğıdını taşıyorum, bu ülkede 41 numara ayakkabının kapladığı yer kadar bir alan kaplıyorum, bu yüzden bunun hakkını vermem lazım” demişti.
Genelde bir gazetede yazmaya başlayınca, yazar kendini tanıtır, kim olduğunu söyler, nasıl yazılar yazacağını anlatır. Ben bunu onuncu yazımda yapmayı istedim. Böylelikle geri kalan dokuz yazımı okuyan kişi aşağıda anlatacaklarımı daha iyi anlayabilir. Ben böyle yapacağım, değerlerim şunlar demektense, yaptıklarıma bakabilirsiniz diyebilmeyi daha doğru buluyorum. Zannederim dokuz yazımı okuyan bir kişi nasıl bir üslup takınacağım hakkında ipuçlarını satır aralarında bulabilir.
Belki de yazdıklarım o günkü gündemle birebir de örtüşebilir. Ancak bunun için özel bir gayret sarf etmeyeceğim. Yazılarımda gündemi çok fazla takip etmeyeceğim. Kendimizin bir gündemi olması gerektiğine inanırım. Başkalarının oluşturdukları gündemler ile hareket etmeyi, söz söylemeyi doğru bulmam.
Eğer yazılarımda devlet sistemi, özellikle sistemin başındaki kişiler hakkında birşeyler söylememi isteyenler olursa bunu ne yazıkki bulamayacaklar. Biri illa eleştirilecekse en başta kendimi suçlu göreceğim, sonrasında da hepimizin olanlardan sorumlu olduğumuzu ifade edeceğim. Hiçbir zaman bir “günah keçisi” aramaya çalışmayacağım.
Bu ülkenin gelişiminin her birimizin gelişiminden geçtiğine inanıyorum. Devletin bize verdiği eğitimin dışında kendimizi eğitmemiz gerektiği konusuna sürekli vurgu yapacağım. Mevcut sistemin içinde olup, sisteme rağmen başarılı olanları sizlerle paylaşmaya öncelik vereceğim. Bu toplumdan aldıklarım, bugüne kadar öğrendiklerim ile daha başarılı nasıl oluruz konusunu aktarmaya çalışacağım. Çünkü dünya bunu yapıyor. Buna ister kişisel gelişim, ister kurumsal gelişim deyin, isterseniz Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Ahmet Yesevi öğretisi deyin. Ama bunları unuttuğumuz kesin… Bunları hatırlatmaya çalışacağım. Belki Bilge Kağan’ın kaybolur diye taşlara yazdırdığı gibi “Titrer ve kendimize döneriz, Çünkü bunlar hep kendi benliğimizden ayrıldığımız için oldu”
Aslında yazıların okunması, ses getirmesi, hatta ulusal basında yer alması için sihirli kelimeler, etkili dokunuşlar vardır. Bunları az da olsa biliyorum, Çünkü…
Şimdiki adı ile Sırakapılar mahallesinde doğdum, büyüdüm. 23 Nisan bayramlarının caddelerde yapılan resmigeçitlerle kutlandığı günlerde balon sattım, balonlarımı birileri patlattı, oturdum ağladım. Bir amca gel benim dükkanın önünde sat dedi. Yeni balonlar şişirdim ve onları sattım. Denizli Anadolu Lisesinin ikinci öğrencilerinden oldum. Ortaokulda iken Saltak mahallesinde Abidin Pekdemir Ağabey’in küçücük bir dükkanı varken onun yanında çalıştım. O zamanlar Evimizin bahçesinde içinden su akan arık vardı. Aslında Denizli’nin de simgesi olan bu arıklar son zamanlarda içine akıtılan pis su nedeniyle açıktan akan kanalizasyon haline gelmişti. Belli aralıklarla bu arıkları temizlerdim. Bir yaz dekorasyoncuda çalıştım. Lise yıllarında okulumuzun kantinini işleten Mustafa Ağabey’e yardım ettim. Böylelikle öğle yemeklerinde üççeyrek köfte bedavaya geliyordu. Lise 2’de iken sınıfça “5 Lise Çamlık” isimli duvar gazetesi çıkarmıştık. Gazeteyi ben takip ediyordum. Diğer sınıfların duvar gazetelerinin üç katı büyüklükte idi. Herkes bunu nasıl dolduracaksınız derken, biz götürdük onu öğretmenler odasının önüne astık. O kadar kalabalık bir okuyucusu oldu ki öğretmenler bile odadan çıkmakta zorlandılar. Bunun yanında ilk sayınız toplatıldı, yani duvardan kaldırıldı. Üniversite yıllarında dershanede dizgicilik yaptım. Sınav sorularının yanında reklam broşürleri de hazırladım. Mezuniyetten sonra kendi üniversitemde öğretim üyeliği yapmaya başladım. İnşaat Mühendisleri odası Denizli Şubesinde bir dönem yönetim kurulu üyeliği, iki dönem aradan sonra bir dönem yönetim kurulu başkanlığı yaptım. 440 bin mühendis ve mimarı temsil eden Türkiye Mühendis Mimarlar Odası Birliği’nin genel kurullarını gördüm. Arada tüm pazarlıklarını kendim yaparak, ustalar ile birebir görüşerek kendi evimizi ancak yedi yılda yaptım. Değişik illerde kendi uzmanlık alanım ile ilgili seminerler verdim. Bu seminerlerde sadece mühendisler değil, evlerin sahipleri vatandaşlarımız, ustalar, yerel yöneticiler de olsun istedim. Sunumlarımı buna göre hazırladım. İzgören akademiden eğitimler aldım. Bu eğitimler arasında sunum teknikleri, iletişim teknikleri de bulunuyor. Hala da eğitim almaya devam ediyorum. Bana göre hepsinden önemlisi lisede okurken yaz aylarında Nakip, Naci ve Necati Ağabeylerin işlettiği sarraf dükkânında çalıştım. Yani kale içinde esnaflık öğrendim.
Yukarıdaki kilometre taşlarına baktığımda binlerce güzel yüz görüyorum. Başta annem, babam, akrabalarım, öğretmenlerim, meslektaşlarım, arkadaşlarım, dostlarım hatta benimle yıldızı barışmayanlar bile bedelini karşılayamayacağım katkılarda bulundular.
Bunların hepsini beraber değerlendirdiğimde yaklaşık otuz yıllık bir tecrübem var diyebilirim. Bu yüzden az da olsa yaşadığım toplumun bamtellerini bilirim. Neye dokunduğumda, nasıl bir ses gelebileceğini tahmin edebiliyorum. Eğer amacımbenim için“Helal olsun Bakan’a bile atar yaptı, Çok sert konuştu, Hakikaten cesur adam, kimsenin söyleyemediğini söyledi” gibi sözleri duymaksa bunu yapmanın çok da zor olmadığına inanıyorum.
Aslında yazımın başlığının “Cumhurbaşkanımı seviyorum” olmasının iki sebebinden birisi tam da bu. Yani isteseydim, bu yazımın daha fazla okunması ve gündemde olması için, başlığa göre içini doldururdum. Neden sevdiğimden ziyade sevmeyenlerin neden sevmediklerinden bahseder, onları kendime göre yerin dibine sokar çıkartırdım. Böylelikle epey bir takdir alırdım. Ya da başlığı “Cumhurbaşkanından nefret ediyorum” yapar ve medyadan bir iki derleme hakaret koyardım, hatta sonunu bu cumhurbaşkanı benim cumhurbaşkanım değil der bitirirdim. Mutlaka bir iki tebrik telefonu alırdım.
Peki topluma bir değer katmış olur muydum? Arkamda değerli, kalıcı bir iz bırakmış olur muydum? Hayır… Belki şu olurdu.Kısa süreliğine meşhur olurdum, hatta birileri beni susturmak için bazı makamları teklif edebilirlerdi. Yazılarım belki çok okunur gözükürdü. Ancak bunun çok büyük bir “HİÇ” olduğuna inanıyorum. Böyle yaparak bir toplum olarak birlikte sonuç alabilmemiz mümkün değil. Bu konuda eskilerin çok güzel bir sözü var: “Hâli âlem meydandadır, şerhe lüzum yok!”
Bu yüzden benim yazılarımda doğrudan şahısları, kurumları hedef alan cümleler bulamayacaksınız. Ancak o şahısların bulunduğu yerlerde biz olsaydık nasıl bir görev yapmamız gerekirdi, o kurumların daha iyi yönetilmesi için neler yapılmalı konuları üzerinde duracağım. Rahmetli Barış Manço “ben her Türk vatandaşı gibi Cumhurbaşkanı olabilirim, bu benim hakkımdır.” demişti. Ben bu söze şu ilaveyi yapmak istiyorum. Cumhurbaşkanı olmak her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının hakkı ise; görevi de Cumhurbaşkanı olmaya hazırlanmaktır. Bir gün Cumhurbaşkanı olursa, o görevi hakkıyla yapabilecek bilgi, beceri ve yetkinliğe sahip olmalıdır. Kendini buna hazırlamalıdır. Ya da en azından yaptığı işin hakkını vermeye ve geliştirmeye çalışmalıdır. İşte bunlar benim önceliklerim.
Cumhurbaşkanı demişken; Cumhurbaşkanımı neden, nasıl sevdiğimi anlatıp bitireyim. Ben Cumhurbaşkanımı da, Başbakanımı da, Bakanımı da, Milletvekillerimi de, Valimi de, Belediye Başkanlarımı da, Rektörümü de seviyorum. Ayrıca bu sevgim şu andaki Muhalefet partisi genel başkanlarını, milletvekillerini sevmeme engel olan bir sevgi de değil. Yani birini seviyorsam, diğerlerini sevmememgerekir, anlayışında bir sevgi değil. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkesin sevilmeyi hak ettiğine inanıyorum. Mevzu ülke olduğunda herkese yardım edilmesi, varsa hatalarının düzeltilebilmesi gerektiğini düşüyorum. Ayrıca her zaman dediğim gibi bu sevgim onların bazı yaptıklarını eleştirmeyeceğim anlamına da gelmiyor. Bu eleştirinin de mümkünse yanlarında, gözlerinin içine bakarak yapılması gerektiğini düşünüyorum. Eğer birgün Cumhurbaşkanımız dahil birisi beni dinlemek isterse, ortam uygun olursa ve her şeyden önemlisi “yüreğim yeterse” ona doğru bildiklerimi söylemeye çalışırım. Yüreğim yeterse diyorum, çünkü bugüne kadar hiçbir cumhurbaşkanı ile görüşmedim. Ne yapacağımı yaşamadan bilemem. Klavyenin arkasından konuşmak kolay, asıl olan karşısına geçip, gözlerinin içine bakarak, gözlerini kaçırmadan konuşabilmek. Hele bir de arkasından konuştuktan sonra, yanında ayağa kalkıp, ceketimizi ilikleyip, “Sayın Bakanım,…” diye söze başlıyorsak; ne kadar doğru söz söylediğimizi ve cesur olduğumuzu bir daha sorgulamamız lazım.
Bu durumu rahmetli Nasrettin Hoca çok güzel anlatır. Bilirsiniz Timur, köylerine bakmaları için bir fil gönderir. Doğaldır ki fil bu…kolay kolay doymaz, köyde ne varsa yer bitirir. Köylü de rahatsız olur, kendi hayvanlarına verecek yiyecek bulamaz hale gelirler. Bu arada köyde Timur hakkında söylenenleri tahmin edebilirsiniz. Sonunda Nasrettin Hoca’ya “Timur’a beraber gidelim derdimizi anlatalım, file bakamıyoruz, fili köyden alsın” derler. Nasrettin hoca kabul eder ve yola çıkarlar. Timur’un çadırının önüne gelindiğinde Nasrettin hoca dönüp arkasına bakar, arkasında hiçbir köylü kalmamıştır.
Bu iş öyle konuşmakla olmaz, Timur’un huzuruna çıkmak cesaret ister. Cesaret ise bilgi, yetkinlik, deneme, uygulama ister. Siz hiç eğitim almadan, deneme yapmadan, gerekli en kaliteli araçları almadan, A, B, C, D planları olmadan yamaçtan atlayan “cesur” paraşütçü gördünüz mü?
Nasrettin Hoca’nın köylülerine ne oldu derseniz, Nasrettin Hoca Timur’a: Köyümüze gönderdiğiniz erkek filden köylü memnun, Ancak onun yalnızlığından köylümüz rahatsız, onun yanına bir dişi fil gönderseniz canı sıkılmasa” der. Sonunda köylülerin bir yerine iki fili olur.
Evet cesur olmak istiyorsak bilgi sahibi olacağız, devletin verdiği eğitimle yetinmeyeceğiz, ilgilendiğimiz sahada ciddi eğitimler alacağız, antrenman yapacağız, hazırlık yapacağız, A, B, C, D planlarımız olacak. Ve bu anlattıklarımız asıl gündemlerimiz olacak. Özetle yazılarımda bu konuları işlemeye çalışacağım. Bunları yapmazsak bir değil iki filimiz olur hatta bizimkilerin yavruları da olur.