Geçen yazımda “insanlar ne söylediğinize, nasıl söylediğinize bakmazlar, neden söylediğinize bakarlar. Eğer nedeninize inanırlarsa, arkanızda gelirler” demiştim.

 

Elbette ki ne söylediğiniz ve nasıl söylediğiniz önemlidir. Bu konuyu anlatan Simon Sinek,Ne, Nasıl, Neden’ibirbiri içindeki halkalara benzeterek anlatır. En dış halkada ne söylediğiniz, onun içinde nasıl söylediğiniz ve merkezde Neden söylediğiniz vardır. Yani soğanın cücüğü Nedeninizdir.

 

Toplumda hepimiz bu sıralamayı dıştan içe doğru kurgularız. Önce bir şey söyleriz. Sonra istenirse nasıl, hangi ortamda, hangi psikoloji ile söylediğimizi anlatırız. Hatta “benim sözlerimin sadece bir kısmını almışsınız, tamamı aslında bu değildi” deriz. En sonunda da “Neden” bunları söylediğimizi anlatmaya çalışırız. Bunun için de aslında çok geç kalmış oluruz. İnsanlar kendilerine göre nedenlerinizi kendi kafalarında oluşturmuşlardır. Bu söylediklemiz, kişiler için, ürün satan firmalar için, siyasi partiler için de geçerlidir.  İnsanlar sizin nedenlerinize inanırlarsa, sizin sattığınız ürünü satın alırlar, ya da size oy verirler.

 

Başarılı olmuş kişi ya da kurumlar dikkatli incelendiğinde "Ne" ile başlayıp "Neden" ile biten sıralamayı tersten işlettikleri görülür. Yani önce nedenlerini oluştururlar, insanlara anlatırlar. Daha sonra nasıl yapacaklarını, en sonunda da ne yapacaklarını anlatırlar.

 

Başarılı olmuş kişilerin,birlikte yaşadıkları kişilerden çok da farkları yoktur. Onlar da herkes gibi ortalama bir zekaya sahiptirler. Hatta akademik başarıları da çok iyi olmayabilir. Herkes kadar eğitim alma şansları vardır. Herkes kadar ekip kurma ihtimalleri vardır. Bilgiye ulaşma imkanları aşağı yukarı herkesinkine eşittir. Ancak onlar başarırlar ve etraflarında onlara inanmış ve arkalarından gelen onbinlerce insan bulurlar.

 

Ya da aynı imkanlara hatta daha büyük imkanlara sahip şirketlerin, yetenekli kişileri kendi bünyesinde toplamaları, daha büyük yatırım yapma şansları varken; bir başka şirket bir anda hepsinden daha fazla ürün satar hale gelebilir. Bu konuda Apple firmasının kuruluşu ve SteeveJobs'ı bir incelemenizi tavsiye ederim. O dönemde birden fazla güçlü şirket varken, bir grup genç diğerlerine yetişip onları geçti. Bildiğiniz gibi son olarak bir cep telefonu piyasaya sürdüler insanlar yeni modelini almak için 6 saat marketlerin kapılarında beklediler. Bu arada bazı büyük cep telefonu firmaları da neredeyse yok oldular.

 

Ne sattıklarına bakılırsa; Onlar da cep telefonu satıyordu. Nasıl satıyorlardı diye sorulursa? Onlar da aşağı yukarı aynı fiyata, benzer mağazalarda satıyorlardı. Bu açıdan bakıldığında diğerlerinden çok daha geride oldukları düşünülebilirdi. Ancak onlar önce "neden bu telefonu yaptıklarını" anlattılar ve insanlara inandırdılar. Biz sizin için ve kendimiz için, hem telefon olarak kullanabileceğiniz, hem de e-posta, yazışma, görüntü işleme hatta mühendislik programları gibi günlük işlerinizde rahatlıkla kullanabileceğiniz bir telefon yapmayı istedik, böyle bir telefona hepimizin ihtiyacı var" dediler. Bu söylediklerine kendileri de inandılar. Tabii ki bunu demek yetmiyordu. İlk kullanıcılarının da onlara inanmaları gerekiyordu. İlk kullanıcılar da yeni telefonu denediler ve inandılar. Sonrası malum: insanlar yeni ürünü almak için sabahın köründe 6 saat bekliyorlar. Çünkü onlara inanıyorlar. Buna "Yenilik Dağılım Yasası" adı veriliyor. İleriki bir yazımda buna değineceğim.

 

Bu konuda Osmanlı imparatorluğu da benim için çok güzel bir örnektir. Koca Selçuklu devleti dağılmış durumdadır. Anadolu'da irili ufaklı birçok beylik vardır. Hatta bunların en büyüğü Konya merkezli Karamanoğlu beyliğidir. Osman Bey ise başta bey bile olmalı düşünmeyen 100 çadırlık obanın başı Ertuğrul Bey'in oğludur. Anadolu'da herkes hâkimiyet peşinde iken Osman Bey, Şeyh Edibali tarafından ikna edilir ve Beyliğin başına geçer. Anadolu'daki kardeşleri ile savaşmayı hiç düşünmez. Yüzünü Bizans'a döner ve obasındakiler ile birlikte kendilerinden yeşeren Çınar ağacının tüm dünyayı saracağı serhat tutkusuna inanırlar. Daha sonra arkalarından tüm Anadolu gelir. Bu inançla küçücük bir aşiretten koskoca bir imparatorluk doğar.

 

Şirketlerin bina girişlerine MİSYON'larını yazmalarının sebebi de budur. Yani "önce misyonunuzu belirleyin, ne söyleyecekseniz, nasıl söyleyecekseniz ondan sonra söyleyin" derler.

 

Tam bu noktada kendimize "Ninemiz "MİSYON"u kahvaltıdan önce mi kullanırdı yoksa sonra mı" diye sormamız lazım. Çünkü biz de böyle bir kelime yok. Belki de hiç kimse anlamını bilmediği için bizim "MİSYON"lar duvar "MİSYON"ları olarak kalıyor.

 

Onun yerine kullanılması gereken terim: "HAYAT AMACI"dır. Yani baştan kişiler ya da kurumlar Hayat amaçlarını belirlemeliler. Ardından ne yapacaklarını, Nasıl yapacaklarını ortaya koymalılar. Bütün yapacakları bu amaç etrafında örgülenmelidir.

 

Eğer bir kişi, şirket, siyasi parti, örgüt istediği desteği göremiyorsa, insanlar arkalarından gelmiyorlarsa; "NEDEN"lerini sorgulamalılar. İşte bizim "ekibimiz çok elit bir ekip, nerdeyse hepimiz üniversite mezunuyuz, biz haram yemedik, çok çalışıyoruz" deyip insanların sizin arkanızdan gelmelerini bekliyorsanız; yanılırsınız. Hatta bir de "O" olmasında, kim olursa olsun, durum şimdikinden daha kötü olmaz gibi bir şeyler söylüyorsanız. Yani kendi amacımızı ortaya koyamıyorsak, "NEDEN"imizi anlatamıyorsak; daha çok hayal kırıklığı yaşamaya mahkûmuz demektir.  

 

Biz sistemi olması gerekenin tersine işletiyoruz. Burada da bizi yanıltan çok ciddi yanlışlarımız var. Bir sonraki yazımda onun üzerinde durmaya çalışacağım.