35 mm’lik 36 fotoğraf karesi sığan kahverengi filmler vardı. En büyük hırsımız en fazla kareyi çıkartabilmekti. 40’a kadar çıkan rekorumuzda fotoğrafçı fazla hırs yapmamamızı, tamamen tüm filmleri yakabileceğimizi söylemişti. Ayrı bir lezzetti. Çekilen resmi bir hevesle beklemek, tab ettirmek. İlk gördüğünüz an kâh gülerek, kâh güzel anıları tazeleyerek bir fotoğrafları birkaç kez gözden geçirmek, üzerlerinde kritik yapmak, elden ele gezdirmek de güzeldi. Üstelik sınırlı kapasite nedeniyle özenle seçilirdi manzaralar, rastgele çekilmezdi. Geri sarılan film çıkarılıp, yeni film takılırdı. En önemlisi de elinizde tab edilen resimler yırtmaz, yakmazsanız her an bakabileceğiniz şık albümlerde sergilenir idi.
Bugün…
Teknoloji ile anında çekip, “beğenmedim bir daha”, “hadi bir de şurada”, dönemlik modalara göre dudakları daha dolgun göstermek uğruna ördek gagası kıvamına sokmak, dil çıkarmak, göz kırpmak, zafer işareti ardında kalmak, asansör aynasında yansımak vs vs.... Ve çöplüğe dönen onca resim arasında kaybolmuş insanlar. Daha kolay ulaşılabilir bir dünya ile de aynı mekânların önündeki kişilerin değiştiği onlarca dijital resim.
Daha da eskiden…
Bir fotoğraf stüdyosu… Ya da özel bir güne şahitlik eden bir mekân. Siyah bezden bir körük ve başını oradan sokan üstadın komutları ile sanatsal değeri tartışılsa bile sahipleri için anlamlı kareler. Siyah beyazlığın asaletine bürünmüş nişanlar, düğünler, aile resimleri.
Son yıllarda…
Bir açık arttırma sitesinde gördüğümde hayretler içinde kaldığım satış ilanları. 20 lira civarı rakamlarla geçmişiniz yoksa kallavi bir aile yapmanıza olanak tanıyan resimler. 1910’lu yıllardan sözde büyükdedeniz ve büyükbabaannenizin düğün ve nişan resmini, 1915lerden dedenizin doğumuna ait bir resmi tamamlayabilirsiniz mesela. Hatta aynı ailenin kronolojik olarak tüm resimlerini satın almanız mümkün. Muhtemelen ölen büyüklerden birinin evlerindeki tüm eşyalar satılığa çıkarılmış ve HAYIRLI evlat ve torunlar hiçbir şey istememişler. Tane usulü ile değil evdeki tüm her şeyi hepsi 3’e, 5’e bakmaksızın aracılara devredilmiş. Elişleri, giysiler ama en çok can yakanı resimler. Yüksek Lisans tezimi hazırlarken Almanya’da evlerine bir akşam yemeğinde konuk olduğum Fakülte Dekanının evini hatırlıyorum. Yemek odasının duvarlarında onlarca resim ve bana tek tek olan resimleri “bu büyük annem, bu onun annesi, bu onun babası gibi anlatırken toplu resimlerde de aynı kişileri bu kucaklarındaki de işte şuradaki resimdeki kişi” gibi anlatması.
Benim de yana yakıla geçmişime dair resimlere büyük bir ilgim evvelden beri var. Ben 5 aylıkken kaybettiğim, onun son gördüğü torunu olsam da hatırlayamadığım dedem, anneannemin annesi, gördüğümde babaanneme çok benzettiğim, babaannemin babası Acıpayam esnaflarından Hancı (Boşnak) Ömer, babamın halası, babaannesi … Anneannemin günah diyip sonradan yaksa da düğün ve nişan resimlerinden akrabalarda kalanlara erişebildiklerim… Hepsi çok özel kareler. Mesela babaannemin düğününe dair resmi de olsun isterdim elimde. Anlattığı anılarından sadece tahayyül edebildiğim kareler yerine.
İleriki yıllar…
Kendime ait resimlerin herhangi bir yerde sergilenmesini, satılmasını istemediğimden gözlerim göremeyecek seviyeye geldiğinde diğer bakanlar için de benim kadar anlamı olmayacağı için hepsini imha etmeyi düşünüyorum. Benim resimlerim bana özelse, benim geçmişim de bana özel. Kendi resimlerimi göstersem de geçmişimin resimlerini herkese göstermem.
Yine de merak ediyorum. Bir insan geçmişini nasıl satar? Bir milletin önemli belge ve evraklarını satmasından farkı var mı bu durumun? Nasıl bu derece duyarsız ve umarsız olabildik?