Zaman zaman hepimizin geçmişe yolculuk yaptığı ve o yolculukta özlem duyduğu görüntüleri yeniden hayalinde yaşattığı çok olmuştur..

Ben genelde geçmişe yaptığım yolculukta, çocukluk ve üniversite yıllarına dönmeyi tercih edenlerdenim sanırım..

Kimbilir..?

Belki de en güzel yıllardı onlar..

Çocukluğuma yaptığım yolculukta, üzüm bağları, meyve ağaçları, annemin özene bezene kendi elceğiziyle yetiştirdiği, birbirinden güzel çiçeklerin arasındaki sıcak yuvamızdayım genelde..

O ana ki, bir kızı beyaz zambakları seviyor diye bahçenin ön kısmındaki bir parselde boydan boya beyaz zambaklar yetiştirmiş, diğeri menekşe seviyor diye etrafı mor menekşelerle bezemiş...

Oğlu kırmızı gül seviyor diye de, o masal gibi bahçenin ortasında katmerli kadife gibi kırmızı güller etrafa nam salmış..

İşte bu mutlu ailede ve bu muhteşem evdeki yaşamı ne zaman hatırlasam, öncelikle kendimi o meyve ağaçlarıyla kaplı bahçede bulunan dut ağacının tepesinde görüyorum..

Dut ağacının orta yeri benim kitap okuma mekanım..

Yaz aylarında, annemin diktiği minder dut ağacından hiç inmezdi..

Dut ağacından inince de soluğu diğer meyve ağaçlarının tepesinde alırdım..

Ne güzel günlerdi..

Uzun yaz günlerinde, evimizin bahçesindeki üzüm bağlarının altına yatıp, olgunlaşmış, lezzetine, kokusuna doyum olmayan üzümleri ağzımla koparıp yemek..sonra da yine o üzüm bağları altında deliksiz ve mutlu bir uykuya dalmak..

Hayatımın her döneminde evimizin bahçesinde mutlaka bir av köpeğimiz vardı.

İsimleri kimi zaman Ceylan, kimi zaman Elmas, kimi zaman Marş olsa da, onlar hiçbir zaman değişmeyen dost yüzlerimizdi..

Babam iyi avcıdır..Şu anda fazla ava gidemese de, o dönemlerde ilçemizin en iyi avcıları arasında olduğundan evimizden keklik, tavşan da eksik olmazdı..

Kimi zaman yanına abimi alır çıkardı dağlara, kimi zaman da ben afacan kızını..

Minik bir av torbam bile vardı sırtımda..

Doğanın eşsiz güzelliği içinde yürüyerek, kimi zaman konaklayarak gerçekleştirdiğimiz av gezilerinde öğrendim ilk defa av tüfeği kullanmayı..

Babam elime tüfeği ilk defa verip belirli bir hedefe ateş etmemi istediğinde, büyük bir cesaretle basmıştım tetiğe ama arka üstü yuvarlanmaktan da kurtulamamıştım..

Daha sonraları yuvarlanma olayı yaşamadım ama, babamla birlikte ava çıkıp av tüfeğini de mükemmel kullanmayı öğrendim..

Yine o dönemlere geri döndüğümde, insan ilişkilerini pekiştiren ve çocuklar arasında çok popüler olan çelik çomak, dokuz kiremit ve benzeri oyunlar geliyor gözümün önüne..Bizim lüks oyuncaklarımız yoktu..Teknoloji henüz ülkeye bile girmemişti ama, bizim tadına doyulmayan oyunlarımız vardı..bizim dut ağacı tepesinde geçen ve heyecanla okuduğumuz kitaplarımız vardı..bizim etrafımızı kuşatmış doğanın muhteşem güzelliği vardı..Bizim, sevdiklerimizin yine bizler için yetiştirdiği çiçeklerimiz de vardı..

Yaaa şimdi..günümüz çocuklarının nesi var?

Öncelikle gri apartmanlardaki, küçücük kafes gibi evlerde dünyaya açılmış gözleri var..

Onların bir sürü modern oyuncakları var..

Bilgisayarları var..

İnternet oyunları var..

Aynı zamanda yarış atı gibi bir sınavdan bir sınava hazırlandıkları ve yaşamayı, hayattan zevk almayı unuttukları günleri var..

Sanal arkadaşları, sanal ilişkileri, sanal dünyaları var..

Peki bu çocuklar geçmişe dönüp baktıklarında…

Neyin hayalini kuracak?...